Daha önce Aşk nedir diye bir başlık açmıştım büyük ilgi görmüştü. Şimdide Aşk Nedir ve Aldatılmak Nedir? Sorularına sizin kısa ama öz cevaplarınızı, tanımlarınızı bekliyorum. Cevaplarınızı yorum olarak yazabilirsiniz. Tüm cevaplar ayrı bir yazıda isterseniz isminizle isterseniz nickinizle yayınlanacak.
(İstiklal Marşı, istiklalimizin marşı… Yazolur’da üzerinde şuana kadar en çok durduğum ve özen göstererek detaylara değindiğim yazı olacak)İstiklal Marşı’mız hakkında bir çoğumuzun bilmediğini düşündüğüm detaylar var. Bunlardan bir tanesi, istiklal marşımızın şuanda bizim bildiğimiz bestesinin ilk bestesi olmadığı. İstiklal marşımızın ilk bestesi 1924 yılında 24 bestecinin katıldığı yarışmada seçici kurul tarafından Ali Rıfat Çağatayın bestesidir. Seçilmiş olan bu beste 1930 yılına kadar tam 4 sene yürürlükte kalmış ve Türkiye Cumhuriyetinin istiklal marşı olmuştur. Daha sonra ise 1930 yılında Osman Zeki Üngör’ün 1922′de hazırlamış olduğu bir beste İstiklal Marşımıza uyarlanarak kabul edilmiş ve bugünkü halini almıştır. Buradaki ilginç nokta ise, istiklal marşımızın günümüzdeki halinin aslında Osman Zeki Üngör tarafından başka bir güfte için bestelenmiş olduğu ve daha sonra istiklal marşımıza uyarlanmış olmasıdır. Bu yüzden istiklal marşımızda şuanda bazı yerlerde uyum eksikliği vardır. Örneğin ” Korkma, Sönmez Bu Şafaklarda Yüzen Alsancak ” mısrasındaki, ” Şafaklarda ” kelimesi, birleşik olmasına rağmen iki farklı kelime gibi okunmaktadır. İstiklal marşımızın söz yazarı ise Mehmet Akif Ersoy’dur. Mehmet Akif Ersoy açılan söz yarışmasının kazanına ödül verileceği için önce yarışmaya katılmak istememiş ancak sonra ikna olmuştur. Yarışmaya 724 şiir katılırken, Ersoy’un şiiri büyük bir beğeni ve coşkuyla 12 Mart 1921 tarihinde Devamını Oku
Bir insan, neşeyle gözlerini açtığında ölümsüzlük hudutlarında hissediyorsa eğer bedenini, aşk ne vahimdir ki o bedende var olamayacak kadar fani’dir… Bir insan neşeyle gözlerini açtığında, dur diyebiliyorsa engin denizlere dağılmış çocuksu sevdalarına, o beden ölümden önce gerçek aşkı mutlaka tadacaktır. Olası bir yalancı gözde bulduğunu sanıyorsan dipsiz bir sevdayı ve hudut tanımıyorsan eğer, bedeninle değil ruhunla yaşadığını aklından geçirip tutsaklığa merhaba diyorsan, MUTSUZ OLACAKSIN EY ARKADAŞ taa ki sana verilecek hediyeyi kör olmuş gözlerinle görene kadar. İnan bana ey arkadaş hudut sensin, sensin ve senin iyi niyetin, durmalısın orada, dur orada. Gittiğin yol hakettiğin yol değil, hakedenin yoluda değil ey arkadaş, hakedenin yolu hakkın sana verdiği hediyenin sonunda bulunduğu yol ey arkadaş, aç şimdi gözlerini ne bakıyorsun hala senin olmayana, bak asıl ebediyetin zaten senin yanında anla ey arkadaş, masalına inandığın kahraman kötü karakter, bak o buldu hakkını, senin elinde ise tertemiz bir pırlanta bu sefer, övün kendinle ey arkadaş, pişmanlık sana göre değil ne yaptıysan övün ve sadece senin olanın önünde eğil ey arkadaş, hep zor olanı seçtin zor olan haketmeyendir, bugünse hediyene diklenme ama dik dur ey arkadaş, inan bana ey arkadaş dünyada aldığın hediye yanında olucak ebediyette, işte şimdi zamanıdır ver sevgini sakın hudut tanıma ey arkadaş, herkes hakkıyla yaşayacak kimi pişman olacak ama sen mutlu olacaksın ey arkadaş, yinede hor görme haketmesede hep büyük ol, seni küçük gören kim varsa utanacak ey arkadaş, sevmekmi sevilmekmi arasında nötr kaldığın duygularının körelmeye başladığı, belirsizlik içerisinde yanlışa gönül bağladığın günler bitti sen nihayete vardın ve nihayet sen kazandın ey arkadaş.
Hem Norveç hemde Türkiye vatandaşı olan biri 17 diğeri 18 yaşında olan iki arkadaş yaz tatili için Türkiye’ye gelmişler ve anıt kabiri ziyaret etmişler. Anıt kabirdeki hatıra defterine sanki Atatürk’le arkadaşmış gibi laubali yazılar yazmışlar. Birinin yazdığı yazı şöyle:
“Mıstık, seni gördüğüm için daha kötü oldum, Allah razı olsun diyeceğim ama demiyorum, yaptıkların için teşekkürler, ama seni hiç gözüm tutmuyor”
Bu yazıyı yazdıkları için tutuklanıp 11 ay hapis cezasına çarptırılmışlar. Şimdi iki kelime etmenin zamanı korka korka edicem o iki kelimeyide yoksa benide içeri alırlar diye. Bu çocuklara 11 ay hapis cezası veren Türk devleti acaba avrupadaki türk gençlerinin Atatürkü hangi kaynaklardan tanıdığını hiç araştırdımı? Avrupadaki gençler Atatürkü hiç bir zaman tarafsız kaynaklardan tanıyamıyorlar, ben avrupada yaşayan türk arkadaşlarımla bu konuda konuştuğumda bunu çok iyi anladım. Atatürkle ilgili çok acayip fikirleri var. Türk devleti olarak sen liderini avrupa’da ve dünyada iyi tanıtamıyorsan orada yaşayan insanların Atatürk hakkında düşündüklerinede karışamazsın. Eğer bu çocuklar böyle bir yazı yazabiliyorsa zaten tarihten bi haber oldukları çok aşikardır. Bundan kendine pay çıkarıp türk tarihinin en önemli liderini onlara anlatıcak kaynaklar yaratacağına bu çocukları kodese tıkıyorsan vay Türkiye cumhuriyetinin haline. Ayrıca bir sürü insan bir sürü lidere hakaret ediyor, bunun cezası hapis olmamalı. Atatürk’ü bende tanımasaydım belki bende hakaret ederdim, tanımadan Adolf Hitler’e hakaret ettiğim gibi. Devlet bir şey yaptığı zaman hiç kimse sesini çıkarmıyor. Çıkaranada anarşist deniliyor. Eğer devlet faşist olur yanlış yaparsa devletede karşı çıkılır.
Araştırırken 2. dünya savaşı sırasında çekilen görüntülerden oluşan bir video bulabildim internette. Video’daki görüntülerin tamamı gerçek, tamamı savaş anında kaydedilmiş görüntüler, yani film değil. Video savaşın soğukluğunu hissettiren Adolf Hitler’in soğuk sesi ile başlıyor, devamında ise ailelerinden ayrılmak zorunda bırakılan çocukların ailelerinden alındığı anlar, yağmur gibi yağan bombaların ürkütücü sesleri, sadece ırkları farklı diye çalışma kamplarına gönderilen insanların yolculukları ve çalışma sahneleri, hemen ardından çalışma kampına ayak uyduramayanların bir mezara sokulup ateş edilerek öldürülmeleri, kadınlara bile silah verilip savaşa sokulması, yaşlı insanların yüzlerindeki korku ve endişe, toplulukların bir liderin peşinden sonuçlarını düşünmeden nasıl giderek ona inandıklarını kanıtlayan görüntüler ve dahası var. Bu görüntüleri izleyip Atatürk’ü ikinci baba olarak görmemek mümkün değil. Bağımsızlık böyle birşey işte, şimdi hangimiz birinin zorlamasıyla ufacık bir iş yaparız ki? insanlar o dönemde bağımsızlıkları olmadığı için zorlanarak en ağır işlerde çalıştırılmış, en ufak bir yanlışta hiç düşünmeden öldürülmüş.
Devamını Oku
Bundan yaklaşık 10 gün önce ” Sanal Dilencilik ” başlığı altında bir yazı yazarak, açtıkları blog üzerinden tatile gitmek için insanlardan yardım talep eden üç üniversite öğrencisini eleştirmiştim. Bu yazım kulaklarına gitmiş ve o üç arkadaş yazımı okumuşlar ve kendi bloglarında cevap vermeye çalışarak tekrar gülünç duruma düşmüşler. Arkadaşların yazıma verdikleri cevabı aynen sizlerle paylaşıyorum. (onlara hareketimden sonra)
Tıpta çareler tükenmiyor, kızlık zarı bozuk olanlar bile bir operasyonla orjinalinden farksız ama yan sanayi kızlık zarı diktirebiliyor. Ben buna spot kızlık zarı diyorum, spot kızlık zarı olan kız da spot kızdır zaten :) kendisi spot namusu ikinci el yani değeri düşük. Kızlık zarı neden diktirilir? 1. kız kaşardır gelene geçene vermiştir kimse almayacağı için kızlık zarına yama yaptırır ve kendini saf bir delikanlıya yamar. 2. kız namusluyum diye geçinir ama seviyorum çok seviyorum o benim sevgilim 18 yaşımı geçtim zaten asla ayrılmam ben sevgilimden der
ve verir sonra bir problem olur ayrılır pişman olur oda kendini yamamak için bu yola başvurabilir onu alan erkek temiz sanar ama aslında ona ne eller dokunmuştur oraya neler girip çıkmıştır :) neşter, tornavida, iğne iplik :D 3. Tecavüze uğramıştır korkudan kimseye söyleyemez zavallı ürkek bir kuş misali düşünür ve tek çıkar yol olarak bunu görür. Her nedenle olursa olsun tecavüz dışında sen bu haltı yemişsen oranı buranı diktirmek karşındaki adamı keriz yerine koymaktır ki önceden yaptığın namussuzlukla eşdeğerdir bence. Birde gösteren elleten her haltı karıştıran ama vermeyen hatunlar var onlarda zarım sağlam diye kendilerini ben namusluyum diy
e avuturlar :) ki böyle tanıdığım kızlar var, sıkıyosa ona kaşar filan de var gücüyle inkar edip sizi suçlu çıkarırlar :) Devamını Oku

